29 Aralık 2009

Tan Yeri ve Murat Nehri



Bu pazar pinekle pinekle derken çatlama sınırına geldim. Hafta sonları geç kalkıldığından mıdır nedir pek bi bereketsiz ve sıkıcı geçiyor. Biz kalktık toparlandık kahvaltı yaptık derken saat oluyor 1-2. Bu hafta da aynı sahne aynı senaryo vardı. Ama hava günü yaşayanlara açmıştı kollarını. Aralık ayının son demlerinde, doğuanadolunun orta göbeğinde olmamıza karşın kimin bahtına bilinmez günlük güneşlik, baharın yazında bir hava vardı.

-Cano dedim, hadi nehir kenarına gidelim dedim.

Bir gün benim de dizimi kırıp ,evde oturup, dışarıya; alt tarafı inin cinin top oynadığı, sarhoşların onlara pas attığı, ehli keyfin balık tuttuğu bir mekana, yalvarırcasına gitmek isteyeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Hele bunun için de bir erkeğe boyun büküp: nolurrr lütfennn diye sevimli, masum, mazlum olacağım...


Tabi bizim hazırlanmamız ile güneşin batışı birbiriyle yarış halindeydi.O batışı, o gidişi izleyemezsek nehrin bir anlamı yoktu alacakaranlıkta. Cano arabayı nehir kenarına, finish flamasına yetişir gibi kullanıyordu. Ve burun farkıyla yetiştik güneşe. Kovboyların silah çekme hızlılığında cebimden telefonumu çıkartıp, o muhteşem kızıllığı çektim. Bol bol da poz verdim hatırlarım için.


Doğa bakşa bambaşka. Allahı hatırlatıyor insana.Esma-ül Hüsna-yı yaşatıyor bakana. Koca nehir, ucunda güneş, sanki altına katlanmış, uzaklarda nizamlı intizamlı dağlar tepeleri beyaz şapkalı. Ve genç şehri. Sessiz sakin loş ışıklı ovasında hengameden beri.


Dere kenarına indik.Su mucize bir şeydi. Göreni dinlendiriyor, arındırıyor, temizliyordu geçmişinden geleceğinden...

Bahardaki coşkusu yokmuş, bu mevsimde ağır akarmış, sessiz sakin darmadağın. Bütün kolları kendi halinde.Biri sağa biri sola. Biri de yurt yuva tutmuş ben burdan öteye gitmem demiş, kalmış.

Nehrin akış düzenini ve ortamın coğrafi özelliklerini pek kavrayamasam da ; akıştan sürüklenmekten etkilenmiş yuvarlak hatlı taşları, eski yataklardaki kum ve mil yığınlarını, nehrin coşkulu zamanlarda şehre ve tarlalara zarar vermesini önlemek için çekilen seti, eğim olmadığı için menderesimsi akışı gördüm.















23 Aralık 2009

Su-i Zanım ve Botlarım

İnsanın içinde bulunduğu an ve o anın psikoloji duygu ve düşüncelerini ne kadar da çok etkiliyormuş. Daha beş saat önce yazdığım duygu ve düşüncelerimle şimdikiler ne kadarda değişti ne kadar da farklılaştı. Bu kadar da olmaz dedirtti.

Şimdilerde de anlayışım ve görüşüm baya bir hoşlaştı. Her zaman bal yenmez ya dedirtiyor. Yense de bal gibi olmaz, o artık ekmek gibi su gibi olur. Neyse şimdilik bu konuyu daha fazla deşmeyeyim. Tam bir çelişki içindeyken ne duygumun ne de fikrimin arkasında değilim. Oturacak inşallah.Kitaplarım da kolilerin içinde. Onlar olsaydı yeniden gözden geçirirdim bilimsel evliliğimi.




Daha dün nasıl da kızmıştım Cano'ya. Beni aramış ve Bingöl'e gideceğini söylemişti. Ben de geçen hafta bir mağazada beğendiğim ama fiyatından dolayı vazgeçtiğim botları almasını istemiştim. Bana şu an işinin çok olduğunu bunu akşam evde konuşacağımızı söyledi. İşte olmuştu. Senaryom başlamıştı. Artık cicim ayları bitmişti ve artık Cano beni sallıyordu. Neyse dedim. Bu zamana kadar işlerini, ihtiyaçlarını Cano mu sağlıyordu sanki.Hallederim dedim.Olmadı Fatma'ya veya Batu'ya söylerdim onlar alırdı. Sonra Emoşla msn de çatır çatır yazışınca rahatlamıştım biraz. Sorun yanlızlıktı.Yanlız kalınca senaryolar kuruyordum, kendimi kendim Cano'dan öteliyordum. Annemi hatırladım, demek o da yıllar önce hep yanlız kaldığı için babamın kahvehanesine takmıştı kafayı. Ne vardı ki gittiyse bana göre. Ama çok şey varmış.Annem yanlız kalmak istemiyor, o yüzden sinirleniyor ve huzursuzlaşıp huzursuzlaştırıyormuş.


Bir de Annem İstanbul'dayken benim her akşam işten gelip yemeği yer yemez uyumama kızardı.Bazen küserdi bana.Ben de ne var sanki biraz anlayışlı olsa, bütün gün çalışıyorum bir de yollarda pestilim çıkıyor, elimi kolumu kaldıracak halim kalmıyor, ne var sanki beni anlasa derdim de be büyük dermişim. Şimdi de ben Cano'ya kızıyorum akşamları uyuyor diye. Hadi bakalım gel de anlayışlı ol, Cano'yu anla. Canım annem benim keşke sabahlara kadar uyumasaydım da başucunda otursaydım, sana doysaydım.Offf...):






Canım Annem


Akşam unutmaya çalışıyordum bu bot meselesini taki Cano eve gelip de hala konuyu açmayana dek. Bu sefer de bak görüyor musun unutmuş bile, hani konuşacaktık akşam diyordum ki mutfaktan çıkarken solda ayakkabılığın önünde devasa yeni botlarımı görene dek. Saliselik olarak bu görüntünün bütün gün nette aynı tip botlara bakmamdan kaynaklandığını ve ayakkabılığa bakınca da netteki görüntülerin gözümün önüne geldiğini düşündüm. Meğer gerçekmiş, çok şaşırdım.Hemen geçirdim ayaklarıma.








Su-i zan bu olsa gerek.Gerek değil buydu aslında.Halbuki Cano zaten onları alacakmış. Ama ben arayınca süpriz bozulmasın diye sonra konuşuruz diye sallamış beni. Akşam gelince de dışarda bırakmış kutuyu, ben içeri girince hemen arka odaya geçirmiş.Orda da kutusundan çıkarıp ayakkabılığa getirmiş.Zira ortalıkta gidip gelmeleri duymuştum da anlamamıştım.





















Çok mutlu olmuştum.Ne kadar da fesat düşünmüştüm.Şeytan sağımdan solumdan hiç eksik olmuyor.Artık eve girer çıkarken Ayet-el Kursi yi okumayı alışkanlık haline getirmeliyim Cano'yu daha fazla üzmeden.


Biliyorum uzun oldu ama az kaldı bir de akşam ki saadetin devamını anlatayım.Botlarımın şerefine pc de film izledik, Türk kahvesi eşliğinde. Bu son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi.Keyfime keyif kattı.




Metrodan Kaçış: C. Trovolta, D. Washington.


Üstüne meyvelerimizi yedik.Ardından bir de Küçük Kadınlar izledim taki sağ gözüm kıpkırmızı olana dek.Saat 1'i geçiyordu yattığımda...

21 Aralık 2009

Yar Bana Bir Yardımmm

Abilerim ablalarım, görmüş geçirmiş, bu yollardan geçmişlerim bana yardım edin ):

Neler oluyor bana. Huyum suyum değişiyor, git gide ben benlikten çıkıyorum.Bana biri analiz yapsın.

Anlatılmaz derecede kaprisli, alıngan oldum.Hep ben, hep ben başka bir şey bilmiyorum.Gurbetteyim diye kendime acıya acıya, kendimi bu hale ben getirdim galiba.Yada tek suçlu Cano.Bana ilk aylar harikalar ülkesinin harika prensesiymişim gibi davrandı.Bana kanatlar taktı, uçurdu uçurdu...

Şimdi ne oldu.Belki de birşey olmadı.Belkide ben hala o ülkenin prensesiyim. Ama ülkenin büyüsü sihri bozuldu.Bir dakika bile birbirimizden ayrı kalamazken, şimdi bir bütün gün görmesek de oluyor.Birbirimizden ayrı yemek yiyemezken, şimdi gayet normal yeniliyor.Her aktivitede, faaliyette yek vücutken, şimdi ayrı odalarda ayrılınılabiliyor.Benim zaten evlenmeden önce bahsi geçen ülkeye kraliçe, prenses v.b. varisler olma gibi bir hayalim ve beklentim yoktu.Ama ben birden bir tahtta buldum kendimi.Elime sihirli değnek verildi ve

-- dile benden ne dilersen denildi.

Peki ya şimdi nereye gitti o sihirli değnek?

18 Aralık 2009

Yine Bir Yenilik

Yine bir yenilik yeni bir yenilik...

Aralık 2009 öğretmen atamalarına sancılı bir şekilde başvurdum. Hafta boyunca Giresun Eynesil mi Kayseri Develi mi diye; konu komşu, hısım akraba, ana-baba-kardeş, eş dost sormadık danışmadık kimse kalmadı. İstihareler, istişareler geldi geçtiii. Nihayet geçen cuma evrakları toparlayıp Bingöl'e yol aldık. İl Kültür Turizm Müdürlüğünden başvuru formumu onaylatmam gerekiyordu atamalar için. Kültür Müdür yardımcısı:

- Bizim bunu imzalama yetkimiz yok, diyerek, benim her başvurumda izlediğim filmi koydu önümüze.

Tam bir saat dil döktük Cano'yla.Ankara'ya telefonlar edildi, yazılar okudu, gelen sordu giden sordu.

Onlara eğlence, iş çıkmıştı. Biz de Cano'yla karşılıklı bakışıp kafa sallıyorduk makus kaderimize.Biz Giresun mu Kayseri mi diye oyalanırken Kültür Müdürlüğü hiçbiri diyecekti neredeyse.Milli Eğitim her seferinde yaşatıyordu bu sıkıntıyı bize.Aydınlat bir milleti, açıkla: 5 gün içinde başvuru formunun Ankara'ya Bakanlığa gidemeyeceğini, bunun sadece bir ön onay olduğunu, asıl yazışmaların hizmet süresi yettiği zaman atamanın yapıldığında oldunu...

Israr etmesen, işin içini bilmesen ha tamam oldu diyip geri döneceksin, onların imzalayamayız lafına.Prosedürü bilmeden birinin hakkını yemeye, onu madur etmeye kimin hakkı var.Hele de bu bir hayati meseleyse.Yazık doğrusu, hakkı işini bilmezlerin, naehillerin, cahillerin ama koltuktakilerin elinde olanlara yazık, yazık, yazık...



Neyse ki Müdür benim sancılı kıvranmalarıma dayanamamış olacak ki, hala yetkisiz olduğunu sanarak imzaladı formu.

Çoğu şükür:)) ki Giresun Eynesil İmam Hatip Lisesi'ne coğrafyaöğretmeni olarak atandım.Ancak kurumlar arası geçişler 2-3 ay sürdüğü için bu aralar hala Genç'deyim.Gelen tebriklerin kutlamaların haddi hesabı yoktu.Herkese burdan bir kez daha teşekkür ediyorum.

Vesselam karşınızda Ortadoğu'nun ve Balkanların en iyi coğrafyacısı bulunmakta.Coğrafya eğitimimi geç de olsa, 8 yılda tamamladığım için kendimi bu ünvana layık görüyorum.Zaten Afyon'da Emoş da bana böyle seslenirdi.

14 Aralık 2009

Kurban Bayramı


Bayram Özel Misafir Çikolatalarımız





Bu da çocukların şekerleri.
Aslında çok yanlış bir adet ama maalesef çocuklar buna mecbur bırakıyorlar.Çikolatanın, şekerin iyisini çocuklara vermek lazım, bayram asıl onlarla anlamlanıyor ama onlar kanaat etmedikleri için tıpkı Allah'ın kullarına da uyguladığı bir yöntem olarak kötüsüne layık görülüyorlar:)
Bir de çocuklar yetişkinler gibi ikramın dedikodusunu etmiyorlar.Beğenmezlerse uzatmadan atıyorlar ellerinden.Günlerce hatta yıllarca dillerine dolayıp; filancalar geçen bayramda adi çikolata vermişlerdi, neydi o öyle hiç yakıştıramadım, çift maaş alıyorlar ama ne fayda, üstlerine başlarına baksan paşazadelerden sanırsın v.s.... diye devam ettirmiyorlar.
Ama ben bu içi sıvı dolu şekerleri daha çok seviyorum...



Walla üşengeç biri olduğum blogumdan bile belli oluyor. Taa bayramdan kalma hatıralarımı bile yazmadım. Üstünden zaman geçince de pek etkileyici yazamıyor insan.

Bayramın 1. günü tam bir dramdı. Cano sabah namaza gitti. Ardından bayramlaşma töreni varmış orda görev aldı. Daha sonra kurbanlığın başına gitti. Eve geldiğinde akşam olmuştu. Bir de akşam takviyesi eklenince ben iyice dolmuştum. Çünkü bütün gün evde sessiz sakin kimsesiz bekledim. Arada kütüphaneden beni tanıyan öğrencilerin, şeker toplamak için bilmeden çaldıkları kapıyı, benim açmamla, birden irkilmeleri, bazılarının utanmaları ve kapıdan bir adım geri çekilmeleri şenlendirse de; annemden ayrı arkadaşlarımdan ayrı adı bayram üzdü beni. Annem de az aramıştı o gün beni. Hemen senaryolara başlamıştım; demek alıştı bensizliğe alıştı yokluğuma…

Karşı komşunun kızı Öykü’yü almıştım yanıma şenlik olsun diye. Ancak Öykü de yalnız bıraktı beni. Ağlaya ağlaya annesine gitmek istedi hiçbir şey demeden ya da diyemedenJ Ben başka odadayken şekerlikten çocuklar için ayırdığım şekerlerden birini almış ve sert olduğu için dilini ısırmış, dilini kullanamadığı için derdini de anlatamamış.Aynı durum başıma gelince çözdüm Öykü’nün sırrını :)

Buraları geçiyorum, yazarken bile geriyor beni. Ama hakkını yiyemem Genç’in bayramlarının. Hayatımda hiç bu kadar insanla bayramlaşmamıştım. Geçen bayram da bu bayram da yoğun bir bayramlaşma, gelen-giden trafiği olmuştu. Çok hoşuma gitti. 2., 3., 4. günler hep misafirlerle, gelip gitmelerle geçti. Artık misafir servislerinde hız kazanmıştım. Otomatiğe bağlamıştım. Kütüphaneden Celal Beyin ailesi sora sora bulmuşlardı bizim daireyi. Kapıda tanımadığım bir yığın insanı görünce şaşırdım, ki bu hareketlerime de yansımıştı. Düşüne düşüne, tek tek ,ağar ağar bayramlaşıyordum hanımlarla. Çok sıcakkanlı, samimi insanlardı. Küçük olduğumuz halde evimize gelmeleri onare etmişti bizi.

Kurban etleri ise bizim ilk deneyimiz oldu. Cano’nun kılı kırk yararcasına ayırdığı paylar ve o anlar aklımda olanlardan. Etlerin bir kısmını kıymalık, bir kısmını yemeklik kuşbaşı ve bir kısmını da pirzolalık olmak üzere 4 gün içinde hallettik. Çok şükür bozulmadan kurtardık.


4. gün biz de kütüphaneden Zeki Bey’in evine gittik. Gitmesek onun bayram öncesinde evinin adresini vererek ısrarlı davetine ayıp etmiş olurduk. Gerçi bayram boyunca bizi beklemekten sıkılmış olacak ki çarşıya çıkmıştı. Biz de ailesiyle tanışıp ev baklavasını yedikten sonra kalktık.

Netice itibariyle ilk günü saymazsak güzel bir bayramdı. Hayatımın en hareketli, en güzel bayramıydı, yaban ellerde olduğumuzu hatırlamazsak.Biz de kapı kapı dolaşıp bayramlaşmış, bayram için ikram edilen etli pilavları mideye indirmiştik.

Cano'nun eti üçe ayırdığı anlar; sol üst köşedeki bizim pay:)


Et haşlamamız oldukça lezzetliydi. Arnavur ciğeri; Cano usulü.

9 Aralık 2009

Arife Günü

Çok ama çok uzun bir aradan sonra tekrar yazıyorum. Ara vermemin sebebi bayramdı. Bayramdan sonra da bir türlü fırsat bulup yazamadım. Kütüphanede de, kitap fiyatlarını Ocak ayına kadar mali kaynaklar programına kaydedip yetiştirmekle meşguldük. Üstüne bir de öğretmen atamaları eklenince benim anılarım epey bir çoğaldı. Ama ben sebebini B12 vitamine dayandırdığım unutkanlığım nedeniyle sadece özet niteliğinde geçmiş günleri yâd edeceğim. Şu an bu yazıları da evden yazıp kardeşcezimin flaş belleğine kaydedip, gün içinde bloğumda yayınlıyorum. Artık böyle yapmaya karar verdim. Hem amme hakkına girmemiş olurum, hem de iş yerinde gözümü bilgisayardan almış olurum. Evde de kendime karizma gözlüklerim ve Cano’nun laptopuyla ciddi bir çalışma havası vermiş olurum. Ki bu beni daha bilimsel ve kültürel çalışmalara sevk eder diye düşünüyorum.

En son hatırladığım arife günüydü. Mübarek bir gündü ancak ben onu gıcık bir şekilde geçirdim. Sağ olsunlar iş yerinden erken bıraktılar o gün. Eve gelir gelmez paçalarımı sıvadım ve temizliğe başladım. Güya Cano da bana yardım edecekti ama o bir şekilde kaytardı. Arife günüydü. Bayramın öncesiydi. İstanbul’da Annemle temiz olan evimizi adet yerini bulsun diye biz de temizlerdik. O anları hatırladım. Yine bir bayramı gurbette geçirecektim. Bu annemden ayrı 3. hüzün bayramımdı. Daha alışamamıştım. Çocukluğumdan beri bu günleri hiç ama hiç sevmemiştim. Hep gurbette, hep kapalı kapılar içinde geçirirdik. Dost yoktu, akraba yoktu, arkadaş yoktu. İstanbul’a geldik. Yine aynıydı.

Ben bunları derin derin düşündüğüm için temizliği de derinleştirmiştim farkında olmadan. O koca koca camları sildim, aynaları, mobilyaları, yerleri sildim. Evde halı, kilim, yolluk, battaniye adı altında ne varsa hepsini topladım, balkondan silkeledim. Cano bir darbe daha atmıştı. İşi vardı yemeğe gelemeyecekti. Bende de tek başına yemek yeme fobisi olduğundan, bütün sinirimi parke taşlarından çıkardım. Bu arada da arap sabununun parke taşlarını parlatmadığı kanısına vardım. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de elektrikler sinirime sinir kattı. Bir tabak çorba içip, Cano’ya metrelerce suratla mübarek günü sonlandırdım.

26 Kasım 2009

Bana Pahalıya Mâl Olan Öğretmenler Günü

Her yöne 1500 dk. kamu tarifesi kullanıyorum.Bu kutsal günde arama süreme baktığımda daha bir sürü konuşma hakkım vardı.Ben de bütün tanıdığım öğretmen arkadaşlarımı arayıp uzun uzadıya konuştum.Üstüne yetmedi annemle de yaklaşık 1 saat konuştum. O akşamı tamamiyle konuşarak geçirdim.Evde tek başıma olmam bunda en önemli etkendi.


Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun Canım Öğretmenlerim...


Ancak öğretmenlerimin şikayetleri vardı, bu, öğrencilerin sağ duyusuzluğuydu. Çoğu sınıfta öğretmenler günü kelimesi bile anılmamış. Hediyeden geçmişler kuru bir kutlamayı bile layık görmemişler.Ki bu yazdığım isimler işinin ehli, mesleğinin erbabı, hak ve hakikat öğreticileri ve temsilcileri iken bir cümleyi çok görmüş çıkar dünyasının baş kahramanı öğrenciler.
Yine birbirlerini birbirleri ağırlamış ve kutlamışlar.


Vesselam bu öğretmenler gününü hiç ama hiç unutamayacağım.Faturamı da günün anısına saklayacağım.

Çok Şükür Doğdun ve Çok Şükür Varsın Anneciğim

25 Kasım yani dün annemin doğum günüydü.Pek keyifli bir gün değildi ama buna da şükür.Ona doğum günü hediyesi olarak ekmek yapma makinesi aldık ama annem yine her zamanki gibi fedakarlık yapıp bize kıyamadığı için :
--Sizin yokken bana yakışmaz, dedi ve bize geri getireceğini söyledi.Yay burcu olduğu için dilin damağın kuruyana kadar dil döksen de iş bitmiştir, o kararını vermiştir.En sevmediğim huyu da budur.Onun doğuruları doğrudur, zaman aşımına, çağa, yüzyıla rağmen değişmez.Neyse artık ona başka bir hediye alıcaz:)

Annemin doğum günü ve Fatma'nın evlilik yıldönümü aynı gündür.İyiki olan bu iki güzel olayın şerefine ben de akşam pasta, kurabiye ve börek yaptım.

Annem doğumunun 50.yılında, Fatma'lar da evliliklerinin 2. yılında gurbet ellerde Genç'de dualarla kutlandılar.





Annemim 50.Yıl Pastası



İlk Kez Yaptığım Kurabiyeler Çok Lezzetli Patatesli Börekler





Misafir Önüne Giderken





Bu da Bahsettiğim Alışveriş Sepetimiz

23 Kasım 2009

Hafta Başı

Aslında yazacak çok şeyim var ama resimleri yükleyemediğim için yazmıyorum.Bir sorun var galiba blogda.Yine bir hafta sonunu sağ salim mutlu huzurlu devirdik çok şükür.Evdeydik.Zaten öğlene doğru kalkınca gün bitiyor.Akşam kapıda oluyor.O yüzden nasıl geçtiğini anlamıyor insan.Cumartesi Cano'yla mutfak dolaplarının içlerini düzenledik, raflara yeni aldığımız pembe çiçekli raf kağıtlarını serdik.İki rafı dışladık, çünkü kağıdımız bitti.Tekrar alıp onları da kurtaracağız o sefil görüntüden:)
Akşama da Cano elleriyle pide içi hazırladı ve onu fırında az pişirtip geldi.Düğün mü ne varmış.Fırın ana-baba günüymüş.Ondan sebep bizim ki de az pişmiş.Gelirken de, kıyamadığı, babalık yaptığı, bekar evlatlarına dağıtarak gelmiş.Ben de yanına bir tabak salata ve maydonoz hazırladım.Afiyetle yedik.Akşama da o yediklerini eritmeye spora ben de komşulardan-yeni gelin evi görmeye gittim.Güzeldi.Hatunlar ha bire renkli, şekilli, yeni model örgülerle ellerindeki şişleri çarpıştırıyorlardı.Maşallahları var ama becerikliler vesselam.

Ordan gelince de Cano'yla bir zamanlar baya bir reklamı yapılan Haluk Bilginer'le Beyazıt Öztürk'ün oynadığı, gerçekle bir nebze bağlantılı olan Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü? adlı filmi izledik.Yine her zamanki gibi bir kaç noktayı uyuklayarak kaçırdım.Filmde inler: Karagöz'ün saflığı,sağır olup her lafı yanlış anlaması, saymayı öğrenmesi (pır:1, eki:2, uç:3, dürt:4, baş:5), oyun oynadıkları sanılırken öldürülmeleri, kişilerin kostümleri...
Outlar sa: Osman Bey ve Orhan Bey dönemini anlatmasına rağmen kişilerin hal hareketlerinin Sultanlarla uzaktan yakından alakalarının olmaması,kadınların giyim kuşamlarının o tarihtekinden farklı olması, bol küfür ve laf kalabalığı olması.
Tavsiye eder miyim? Daha iyisi alternetif olduğu müddetçe hayır:)

Pazar günü yine öğleden başladı günümüz.Biraz Ata Demirel izledikten sonra eteklerimi topladım ve temizliğe başladım.Temizliğin ardından da made in Cano olan sarımsaklı pro-biyotik yoğurtla kızartma yaptım.

Sarımsaklı yoğurttan sonra gerisini siz tahmin edersiniz artık.Gece 3:15 de yeteri kadar dinlenmiş bir beden ve beynin eş zamanlı uyanışı...

Bu arada annem doğum günü hediyesini, Batu da Öğretmenler Günü hediyesini kargodan almışlar.Annem iki de bir çok mahçup ettiniz beni diyip duruyordu.Ondan ilk kez duyduğum bir şeydi bu.Genelde mesafeli insanlar kullanır bunu bildiğim kadarıyla.Annem de hemen yabancı görmeye başlamış beni anlaşılan.Saatlerce aldığımız hediyenin başında oturmuşlar, tıpkı 20 sene önce yeni aldığımız çamaşır makinasının önünde tam bir yıkamı programı bitene dek başında beklediğimiz gibi...

16 Kasım 2009

Hafta sonu

Cuma akşamı Cano uyuduğu için evde tek başımaydım.İşi gereği zaten iki güne bir evde oluyor.En son pazartesi akşamı evdeydi.Bu hafta yoğun geçmişti onun için.Ben de bencilce sıkıldım.Biraz kitap, tv derken uyumaya gittim.Ama uyuyamadım.Geri kalktım.Sonra tekrar aynı girişimde bulundum.Derken saat 2 olmuştu ve ben hala uyuyamıyordum.Aralarda takviye olarak uykumu desteklemek için kaşık kaşık yoğurt yememe rağmen.Aklıma kitap okumak geldi.Az okumamın sebebi olan okurken uykumun gelmesi bu sefer işime yaradı.Nihayet uyudum ve rahatladım.Sabah çok sıcak suyla uzun süre yaptığım banyo tansiyonumu düşürmüş olacak ki kahvaltı yapacağımız sırada başım döndü, ellerim titredi.Hemen salona uzandım ve orda 1 saat kadar uyudum.Uyandığımda her zaman ki gibi sular kesikti.Sabah saat 9'dan akşam saat 6'ya kadar yaklaşık bir aydır sular kesiliyor.Diyorum ya küçük İstanbul burası.Bingöl'de aşırı yağışlardan dolayı borular patlamış.Hala da patlak.Susuz bir hayat çok zormuş.Hiç bir şey yapamıyorsun.Yemek, bulaşık, çamaşır...

Bütün gün kös kös oturdum, uyudum.Sessiz, sakin ve bulutlu bir havam vardı.Netice itibariyle çok sıkıcı bir gündü.Akşamdan kalmaydım:)

Neyse ki imdadıma Selin yetişti.Akşam saat 5 gibi kapıyı çaldı.Bu akşam Semra teyze( alt kat komşumuz) seni oturmaya çağırıyor dedi.Bugün için kimden geleceği hiç önemli olmayan böyle bir daveti seve seve kabul ettim.İki insan görünce moralim düzeldi.Yanlız ve sessiz kalınca annemi özlemek üzüyor beni.O yüzden olacak ki mutfakta yemek yaparken tv nin sesi son çizgisinde oluyor.Komşular sağır olduğumuzu düşünüyor olmalılar ki, arada Selin: sizin evden sesler geliyor diyor:)

Pazar sabahı ise tam anlamıyla aksiyon.Yine sular kesik.Ortalıkda damacanalar, 5 lt lik su bidonları, tencereler, çaydanlıklar koşuşturuyor.Aşağıda büroda dolup bizim evde boşalıyorlar:)

Randevumuz vardı diş doktorunda.Neyse ki saat 2 gibi çıkabildik evden.Ben uyuşuktum da zaten Cano da ya bana baka baka oldu ya da onun da kanında vardı bu mered:)
Doktor da bir tuhaftı.Adamın koltuğa otur demesiyle kalk demesi bir oldu.Belli ki hiç hoşlanmıyor dişlerden. Gelenleri de: Sen kanal tedavisi yaptır, sen dişlerini fırçala, sen pazartesi gel diye gönderdi.Bizi gönderemedi ama minumum sürede 2 diş dolgusu yaptı.Bakalım inşallah sakata gelmeyiz.
En değişik olanı da ağzımın sağ tarafına iğne yapıp uyuşturması oldu.Güldükçe, konuştukça ağzım sola çekiyordu.Aynada kendime bakıp gülüyordum.Cano ya gösterdiğimde :Yok öyle bir şey sana öyle geliyor diyordu.Artık Bingöl caddelerinde son ses iddialaşıyorduk.His olarak ağzım sola çekiyormuş gibi gelebilirdi ama gözüm de mi sola çekiyormuş gibi görüyordu.Saçmaydı.Sonunan kadar inatlaşabilirdim.

Daha sonra leke ye gittik.Burası Bingöl'de giysi alınabilecek tek yer.Diğer mağazalar çok güzel ama çok da pahalıydı.90 milyona denilen ayakkabıyı Cano'nun 65 e almasından esnafın ağzını doldura doldura hatta kucarsacına bir fiyat istedikleri belliydi.Leke den ona 2 pantolon aldık.Ben de bişey almamak için kendimi poşetlere bağladım :)

Ardından aylık alışverişimizi yaptık.Adı aylık ama biz nedense 10 günde bir yapıyoruz bu alışverişi.Alışveriş arabasının resmini çektim, az sonra yayınlarım.Sonra yemeğe gittik.Sinemaya da gidecektik ama o gün itibariyle kotayı aşmış bulunmaktaydık.Eve gidip aldıklarımızı yerleştirdikten ve bir kaç çok güzel hareketten sonra çevrim dışı olduk.
Resimleri yükleyemiyorum, bir sorun var galiba.Şimdilik görsellikten uzak bu yazımla yetinin artık.

11 Kasım 2009

Yazmak istiyorum.

Yazmak istiyorum.
Ama bir türlü fırsat olmuyor.Sevdim vesselam bu yazma işini.Beynime format atmış gibi hissediyorum yazınca.o kadar çok şey aklıma geliyor ki, ama hep unutuyorum.Ya da evde oluyorum.İş yerinde yazmak da pek eğlenceli değil.İdare edeceğiz artık.

Bugün Bingöl'e gittik.Doktora dişlerimizi biletmeye.Pazar günü dolgu için randevu verdi.İnşallah kolay olur.O hortum ve bir avuç alet ağzımın içine girince midem bulanıyor, yutkunma ihtiyacı hissediyorum.Bu sefer de dilimi oynatıyorum.Korkuyorum o çark dilime değip parçalayacak diye.Bunun tıp da bilimsel bir adı vardı , bir diş fakültesi öğrencisi demişti ama unuttum.

Bir de Dernekler Müdürlüğü'ne gittik.İstanbuldaki kütüphane derneği tam bunlardan kurtuldum derken başıma iş açtı. 1.120 tl idari para cezası vermişler.Bu konuyu daha fazla açmak istemiyorum.Dünden beri başımı ağrıttı hala da ağrıtıyor.Para pul değil mesele.Enayi, saf, köylü-memur yerine konmak.Ne zor bir şey yarım akıllı insanların emrinde elinin altında olmak.O yüzden okumak lazım, makam mevki sahibi olmak lazım.8 yıl ünv. okudum ama yine bir işe yaramadı.Yine emir altındasın yine emir altındasın.Öğretmen olunca da bişey değişmiyor herhalde.Maaleseffffff onların da müdürleri var.Kişiler nasıl olurlarsa olsunlar algıda genelleme yapıyorum ve müdür kelimesine önyargıyla yaklaşıyorum.Allah adil idarecilerle karşılaştırsın ne diyelim.Gerçi hak etme meselesi.Demek ben hakettim bu insanları.Ebu Zer değilim ki Ömer'in adaletini isteyeyim.Bana tek faydaları sabrımın sınırlarını genişletmeleri oldu.Artık daha sabırlı biriyim.Haa bir de: Mantar çorbasıyla, bakla çorbasını onlardan öğrenmem oldu.

Bu olaydan başındakine yeri geldiğinde hayır demeyi becerebilmek gerektiğini cebim yana yana öğrendim.Bir de biraz yasalardan, kişisel-kamusal hak ve özgürlüklerden haberdar olmak gerektiğini...

Hislerim kuvvetlidir, hissederim, diyenler çoktur.Bunu herkes dediği için sıradışı bir özellik değildir.Ama bazıları gerçekten, içten hisseder.Hüznü, gözyaşlarını, bela ve musibetleri, acıyı, yarayı-bereyi, huzursuzluğu, küskünlüğü...
Özdeşleşiyor insan.Sevdiğiyle bir bütün oluyor.Ruh-beden ikizi gibi.Tıpkı anne-çocuk ilişkisi gibi.
Yaşanmış gerçek bir olay:
Komşusu kadını akşam çayı işmeye davet ediyor.Hiç yaptığı iş değil annenin ama bebeğini kocasına bırakıp davete icabet ediyor.Bir ara bebeğinin uyandığını ve acıkmış olabileceğini hissediyor.Ben bir bebeğime bakayım diyerek komşudan ayrılıyor.Eve geldiğinde kocasını ev sahibi kadınla uygunsuz bir halde görüyor.

Diyeceğim ben de hissediyorum galiba annemin hüznünü, gözyaşlarını.Rüyamda gördüm çok üzgün ve bitkin bir haldeydi.Onu öyle görünce ağlamaya başladım.Hala rüyadayım sanıyordum ama Cano beni uyandırdığında hıçkırıklarla ağlıyordum ve ağlamaya da devam ediyordum.Çok korkmuş, üzülmüştüm hala etkisindeydim.Bir müddet daha ağladıktan sonra sakinleştim.Ancak rüyanın etkisinden kurtulunca tekrar uyuyabildim.Ertesi gün hemen aradık annemi.İyiyiz diyordu.Ama bir ertesi gün daha tutamadı kendini ağladı.
Allahım ben çocukken onlar bana nasıl merhamet etmişler, korumuş gözetmişlerse, Sen de onlara yaşlılıklarında merhamet et, koru, kolla, gözet.Amin.

Onlara biraz sucuk, Cano'nun yaptığı acılıdan, Gülten annemin yaptığı vişne reçelinden, bir çift ayakkabı, bot ve kazak yolladık.Çok sevinmişler koliyi görünce.Çok dua ettiler.Zor sevinen Batu'ya bile bu sefer kolay gelmiş sevinmek.Gülten anneme de gönderdik sucuklardan.O da çok sevinerek teşekkür etti.
Bu küçücük mutluluk aramızda kocaman oldu...

Yeni ve kocaman mutlukları yazmak ümidiyle...

3 Kasım 2009

Aslı Şimal'im

Bugün size tatlı mı tatlı, sevimli mi sevimli, akıllı mı akıllı, deli dolu, canımın içi, prensesim, bitanecik kuzucuğumdan bahsedeceğim.Adı Aslı Şimal.Adaşım.Bir rastlantı değil bu adaşlık.Anne ve babası benim üniversiteden en yakın arkadaşlarımdı.Sonra kızla erkeğin normal bir arkadaşlık süreci yaşayamayacağı tezi kanıtlanarak anne ve babası 25 Kasım 2007'de evlendiler.Evlenmeden önce de hep kızımız olursa adını Aslı Şimal koyacağız derlerdi.7 Temmuz 2008'de de o dünyalar güzeli Aslı Şimal'im dünyaya geldi.Şimal kelime anlamı itibariyle kuzey demek.Annesi Giresun'lu olunca kuzucuğumuzun adı da, güneyli(Adana'lı) olan babasına inat ''kuzeyli, kuzey kökenli'' anlamını taşıyor. İlk doğduğu anı, bebekliğini pek göremesem de İstanbul'a geldikleri zaman fırsatları değerlendirip kapılarında bitiyordum. Bu sevgi adımı taşımasından değil.Adı ne olursa olsun o zaten çok tatlı ve güzel bir çocuk olurdu.İlk doğduğu gün teyzesi:

-- Çok tatlı güzel bir çocuk yeni doğan bebekler gibi değil demişti.O gün o saatlerde Zeytinburnu-Kabataş tramvayında iş yerine (Beyazıt'a) doğru gidiyordum.Babası beni aradığında etrafımdakilere rağmen yüksek sesle sevinmiştim. Kendi problemlerimden dolayı ona layıkıyla bir teyze, hala olamadım.Bunu hep hissettim, hissediyorum da.Ancak onu çok severek sadece ve sadece severek bu acığı kapatmaya çalıştım.Ki bir gün kardeşim bana:

-- Aslı'yı düşündüğün kadar bir gün beni düşünmedin dedi. Hep aklımda ve dilimdeydi.Artık çevremdekileri Aslı'dan bıktırmaya başlamıştım.Her gün blogundaki resimlerine, hergün ama hergün bakıyordum.Sabah sabah bana moral oluyordu.Hatta resimlere bakarken Cemile'yi de yanıma alıyordum ki ben mi çok seviyorum bu çocuk mu çok sevimli anlayayım diye. Aslı Siirt'teydi bense İstanbul'da.Hep gelmelerini ümid ediyordum.Ancak hayatın acı süprizleri bizi yine ayırdı.Onların tayini İstanbul'a çıktığında, tüm sevdiklerimi o şehirde bırakarak ben de Bingöl'e geldim. Hem benim gibi yengeç burcunda olması hem da adı, bana benzeyen bir kaç huyunun varlığını ispatlıyor.Ve bunları annesinden duyduğumda çok hoşuma gidiyor.Anlamsız sesler, yersiz ve güçlü çığlıklar, kriz şeklinde kahkahaya dönüşen gülücükler...

İlerde de allı, güllü, kırmızılı, morlu, pullu, parlak giysilerle beni dillerine dolayan anne ve babasına gülme komşuna gelir başınayla ibret olacak.Ama prenses şanslı, çünkü yabancı değiller benim zevkime zorluk çekmezler Aslı'nın dolabını doldururken:))

Dahası çok seviyorum bu veledi.

27 Ekim 2009

Şeklen ve mecazen yuvarlanıp gidiyoruz

Bugünlerde yazmaya değecek bi değişiklik yok.Herşey standarta oturdu.Ev, iş ve komşular arasında mekik dokuyorum.Artık işleri yetiştirebiliyorum galiba.Ya da iş yapmıyorum:)) Anlayamadım ama sevdim pasaklılığı.Bu günlüğü de iş yerinde yazdığım için fazla da konsantre olup şekilli yazamıyorum.Tahminimce; iş yerindekiler bilgisayar düşkünü olmadıkları için benim bu ekranın başında çatır çatır ne yazdığımı çok merak ediyorlar.Onların tuhaf bakışları da beni yazmaktan alıkoyuyor.Ama bir kaç müdaimimi boş çevirmemek adına olmasa da bir farklılık yazayım dedim.Haftada 2 kez 3-4 çeşit yemek yapıyorum ki akşamları evde hazır yemek olsun, ne yapacağım diye de öyle kara kara düşünmeyeyim.Ve de elim sık sık soğan kokmasın.Cano'nun öyle yemek tiripleri yok.Önüne ne koysam yiyor.Gerçek anlamda ne koysam yiyor:))

- Ben bunu yemem, bu yemeği sevmiyorum,bu güzel olmamış... gibi cümleleri yok.Bu da benim için bir lûtuf.5 gün boyunca fasülye çorbası içtiğini bilirim):

Arada misafir gelecekse bu yıl sezonu onlarla kapatacağım bir kaç çeşit pasta-börek yapıyorum.

Bunların dışında bizim de her aile gibi dizilerimiz var.O kadar çaba gösterdim bağımlı olmamak için ama...Sürekli düşünceli olmamak, kafamda kurgular yapmamak, aklımı meşgul etmek için başladım bu illet dizilere.Küçük Kadınlar, Yağmurdan Sonra, Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu.Omazsa olmaz değiller ama olursa iyi olurlar.Aslında onlara ayırdığım zamanı daha iyi değerlendirebilirim ama yorgun olduğum zaman tv karşısında uyumak beni dinlendiriyor.

Daha başka komşulara gidip geliyorum. İkramlık birşeyler varsa ben davet ediyorum.Aynı apartman içinde olmamız gidiş gelişleri kolaylaştırıyor.Yoksa ben adım atmaya üşenirdim.3-5 yaşlarında çocuklu olan komşular tercihimdir. Sevimli veletleriyleriyle sitres atıyorum.Gerçi buraya geleli sitresim de kalmadı.Neymiş o öyle.Mide-bağırsak sistemim düzeldi Allah'a binlerce kez şükürler olsun.Arada bir midem diş gösteriyor ama o da günlük yeme-içme ve anlık sıkıntılardan dolayı.Meğer sevdiğim şehir beni hasta etmiş.Kardeşcezim derdi de inanmazdım.Seni bu şehir hasta ediyor, hastalığının sebebi buranın sitresi derdi.Klasik laflar gözüyle bakardım, meğer doğru söylüyormuş.

Başka da bol bol ama en bolundan annemleri özlüyorum.Artık iyice arttı özlemim.Huyum suyum değişti içimdeki daussıladan.Bi kaprisli bir alıngan oldum ki sormayın.Cano tek hedefim.Ne dese yanlış anlıyorum, anlam çıkartıyorum, oturup ağlıyorum. En son göbeğimin belirgenleştiğini söylemişti. Ben ki, çocukluğumda kepçe kulağım olduğundan beni değil de annemleri rahatsız eden kompleks fobisini yenmiş, yaratılışın Allah'tan olduğunu bilen, görüntüm beni rahatsız etmiyorsa geri hikaye diyen biri olaraktan bu lafa bütün gün küstüm.
Bana : --Senden daha kaliteli, daha ağır kaprisler, alınganlıklar beklerdim, bunlar çok komik sana yakışmıyor diyor.

Haklı...

En yakın zamanda tanıdık yüzler görmem lazım.Biri bize gelsin:)))

19 Ekim 2009

%100 Hormonsuz %100 Doğal %100 Vitaminli

Dalından yeni kopmuş gelmiş biberler.
Aynı durumda olan patlıcanlar

30 dak. önce ağaçtaki yerinden ayrılmış elmalar.


Annemin turşusu.Ama bunu ben yaptım.Artık benim oldu.



Bildiğiniz bulgur pilavı.Bilmediğiniz ise bunun elektiriklerin kesik olduğu bir saatte karanlıkta yapıldığı.yaaa... wayyyy helal olsun maşallah deyin....övün beni yüceltin beni.O yüzden koydum bu resimleri:)))




Balık tadı veren kızarmış karnıbahar.


Kütüphanede kova içinde yetişmiş dalında limon.



Bunlar da yabani elma.Adı yabani ama kendileri çok kibar, ufacık tefecikler.

Elazığ Kovancılar'dan gelen hakiki süzme çiçek balı.

Gülten Annemizin elleriyle yaptığı kuşburnu marmelatı.


Yine Gülten Annemizin yaptığı vişne reçeli.


Merzifondan babaannemizin gönderdiği kümes yumurtaları.Bahsi geçen tavukları ve civcivlerini bizzat görmüştüm.

Özel siparişle Giresun'dan gelen Giresun fındığı.

Yemekleri yapar yapmaz şekli bozulmadan resmini çekerdim unutmadan.Ama bunu unutmuşum:Cano'nun bırakoni dediği brokoli.

Şeklinden de belli olduğu gibi karnı yarık patlıcanlar.Pek istediğim gibi olmadı ama yine de sarımsaklı cacıkla iyi gitti.

Adı Karbeyazı.Karşı komşudan aldım tarifini görüntüsü gibi tadı da güzeldi ve güzel de oldu.Artık bu yılki gelen misafirlerin menüsü belli, taki yapmaktan bıkana kadar.

Ömrü hayatımda:) yaptığım ilk börek fırının gazabına uğradı.Kullanma klavuzuna baktığımda 30-40 dak. arası 250 derece yazıyordu ancak, hazır yufka olduğu için 20 dak. ya ayarlanması gerekiyormuş.O yüzden biraz bronzlaştılar:)

Yine bir bisküvili pasta;ama bu sefer çikolata kremalı.

Halis muhlis Amasya elması; ptt kargoyla amasyadan geldiler.Herkese dağıtıldıkları için geldikleri birkaç gün içinde de bittiler.

Bisküvili pasta; üstündeki vişne reçeli görüntüyü bozdu ama lezzetine lezzet kattı...
Vesselam biz sağlıklı besleniyoruz.Büyükşehirlerde yaşayanlar oralarda yediklerinizden dolayı ölmeden önce bunları tadın derim.