23 Mart 2010

Taşınıyoruz ):







Sevmedim sevmedim, sevmiyorum taşınmaları.Daha 7 ay önce taşındım; evimi, odamı, işimi, arkadaşlarımı, ailemi ve annemi anneciğimi bıraktım da geldim.Tam buraya yeni yerime evime, işime, eşime, komşularıma, alıştım ki....










Her gün bir parça bişeyler kaldırarak hazırlandık taşınmaya.Perdeleri, mutfak takımlarını, kilimleri, dantelleri yıkadım.Halıları yıkattık.Buzdolabını, fırını sildim.Kitapları, giysileri, yemek takımlarını, mutfak eşyalarını, ayakkabıları kolileyip kaldırdık.Diğerlerini de evden eve nakliyata bıraktık.Bugün de Bingöl'deki bir iki tanıdığa Allaha emanet olun dedik.

Marttan beri süren bu taşınmanın son demlerinde olmamıza rağmen bana bir sıkkınlık, bir buruk luk, bir hüzün çöktü.Herhalde yarın da komşularla vedalaşırız.

En üzücü an da Gülsever'le olan veda faslı olur.O buradaki en yakın arkadaşım, dostum, kardeşimdi.O anı bilirim kendimi tutamam...

Genç'ten çıkarken arabada ağlama nöbetleriyle rahatlarım.

1 Mart 2010

yıllık izin....

Ne kadar da uzun zaman olmuş yazmayalı tam 28 gün yani bir şubat ayı.Çünkü bu ay içinde yıllık iznimi kullandım.Jet k-hızıyla geçen izinden elimde kalan mmiskinlikten başka bir şey değil.Ne de çok planım vardı.Ama her zaman ki gibi ben yine yapacağımı yaptım, anca yattım...

Bu aralar yoğunum artık istesem de zaman bulamayacağım zamanlardayım.Taşınıyoruz.Bu hafta sonu yolculuk var Giresun'a.Ev tutup, yeni işimde başlama yapıp döneceğiz kısmetse....

Yine bir yenilik, yeni bir yenilik....

Yeni çevre, yeni iş, yeni insanlar, yeni arkadaşlar, yeni ev....

Oldum olası sevmemiştim yenilikleri, oldum olası da hep bir yeniliğin içindeyim.

Sevmiştim buraları, buraların havasını, suyunu, insanlarını.

7 aya sığmış bir sürü anılarla ve resimlerle bakalım nasıl ayrılacağım Genç'ten.

Genç Bingöl-Genç; adınla gençleştirdin beni, iyileştirdin beni.Keşke daha önce gelseymişim sana.Keşke...hiç yaşamasaymışım İstanbul'da.Ama olanda bir hayır varmış elbet.Başımıza gelenler bizim için en hayırlılarmış...

Allahım hep hayırlısını istiyorum Senden, Başımıza gelenler Sen'in istediğindir.Sen'in istediğin de hep hayırlıdır...

Yeni hayatımda yine beni bırakma....Yar ve yardımcımız ol...AMİN...

1 Şubat 2010

Çanakkale'den Annem Geldi

Annem geleli neredeyse bir ay oldu ama ben ancak yazabilme fırsatı buldum.Aslında fırsatım oldu da feysbuktan kendimi alamadığım için bloguma yazamadım.

Annem geleli neler değişti:

-- Artık Cano'yla uğraşmıyorum.Dediği gibi düşüncelerimin hemen hemen hepsi şeytanın birer vesveseleriymiş, meğer yanlızlıktan hep şeytana kulak vermişim.artık art niyet aramamaya çalışıyorum.Şeytanın başımın ucunda dolanmalarına bizzat şahit olduğumdan beri...

Geçenlerde Cano'ya ben kendi ağzımla abdest alma, yatsıyı şimdi kılma, sabah namazından önce kalkar kılarsın dedim!!!Tanıdık geliyor bu cümleler değil mi?

Kitap okurken, dua ederken, tesbih çekerken Cano'yla uğraştığımı fark ettim.Ona sataşıp, dikkatini dağıtıp, onu konuşturduğumu, yaptığı hayırlı işten alıkoyduğumu da...

Demekki şeytan kadının sağında solunda bala musallat olan sinek gibi mide bulandırıyormuş...

-- Artık yemek yapmıyorum, bolca pasta börek yapıyorum.Maşallah Allah eksik etmesin çok misafirimiz oldu.Annemin de çok hoşuna gitti bu.Bize de davetler yağdı, evde kaldığımız günler sayılıdır.Annem arkadaşlarımı, komşularımı çok sevdi.Keşke gitmeseydiniz burdan dedi...

-- Anne kahvaltı hazırla, anne meyve getir, anne su ver, anne bunu ütüle, anne anne anne....
Bolca şimarıp, annemi yumuşlandım(annemin ifadesi).

-- Cano'yla onların yanında pek de çekinmeden kudurduk, sırnaştık, şimardık...

Şimdilerde de onların gitme derdi serdı beni.Ne güzel alışmıştım, keyfim yerindeydi, rahattım, yine başlayacaktı hasret, özlem, gurbet.

Bu arada kar eşliğinde çok güzel anılarımız oldu, inş. ara ara yazar, eklerim resimleri....

21 Ocak 2010

Cicimin 6. ayı

Cano'yla artık ilişkilerimiz yavaş yavaş değişiyor.Aslında böyle düşünce güzümle olayları yönlendirmek istemiyorum ama, eğer olaylara müdahale etmeden uzaktan izlenirse maalesef aynı kanıya varılıyor.6 ay da çok uzun bir süre değil ama klasikleşmek için yeterli bir süre sanırım.
Bana da dediği gibi Cano'nun: 40 yıllık evliler gibiyiz yolda sokakda, hiç samimi değiliz...
Artık eve gelme gitme saatleri de oynuyor.Eskiden yelkovanın 12'nin üzerinde olduğunda çalınan kapının sesinde olan kulaklar artık sönüyor(psikolojide ki sönme)....
Saniyeli gecikmeler bile haber verilirken, şimdi 5 dak. sonra deniliyor yarım saat geçiyor...
Başlarda aynı mağazada yapışık ikizler gibi gezilirken, daha bir kaç gün öncesinde herkes kendi reyonunda, yakışıp yakışmadığını bile birbirine sormadan alışverişler yapılıyor.Sen de birşeyler al kendine, hiç olmazsa şunu al bari 10 tl denmiyor.
Savaş çıkıp, kıtlık olacağı fikri veren, dolu dolu gelen eller kollar artık kapıyı zor tıklatıyor.
Ve sık sık ben geç geleceğim, beni bekleme-ler...
İncinmemem için özenle seçilen kelimeler artık yoruldu seçilmek istemiyorlar...
Bugün ki sıkkınlığım galiba bana bunları hissettiren; Lojmanda bayanlar arasında gün yapılıyor.Hafta içi yapılan günlere ben çalıştığım için gidemiyorum, ama yine de haber veriliyor, en azından parasal durumumu ayarlamam için söyleniyor.Bu ay ki günün sahibi evde annem bizde misafir olmasına rağmen bana haber vermedi, ben de başka bir komşudan duydum.Akşam da başka komşular; -sana neden haber vermemiş çok ayıp etmiş dediler.
Ben de Cano'ya ; bana haber vermedi ayıp etti, hem komşular da öyle diyorlar dedim.
Cano her zamanki gıpta ettiğim hüsn-ü zannıyla: Unutmuştur, sana garezi mi var, neden öyle yapsın ki, siz kadınları (seni) anlamıyorum, v.s. v.s.
Elbette ben de gidip cıngar çıkaracak değilim, çağırmazsa çağırmasın bunu da belleyecek değilim.Ama en önemli dayanağımdan:
-Boşver iyi niyetli düşün, sen ver paranı, çağırmazsa çağırmasın, belki elektirik alamamıştır senden, uyuşmuyorsunuzdur, aman kadınlar işte sen uyma onlara, sen farklı ol, demesini beklerken, sanki ben fitne fesat biriymişim de, ard niyet arıyormuşum, o iyi bir kadınmış da ben şerli biriymişim gibi bir savunma içine girdi bana karşı.Hem de annemlerin yanında.
Çok sinirlendim, hiç bu kadar sinirli halimi görmemişti, artık gördü.
Kendime hakim olamadım, haklıyken haksız duruma, Cano'ya, annemlerin yanında sesimi yükselterek düştüm.Bu şiddetim Cano'nun benim şerli biri olduğumu ima eden cümleleriyle iyice örtüştü.Eğer bu fikrimle içinden beni yanlış nitelendirdiyse, yüksek sesim ve asabiyetimle onu tastikledim.
Kalktım gittim masadan.
Çok üzgünüm beni haklı veya haksız başkalarına karşı savunmasını beklerdim.Babam aklıma geldi; annemi dışarıya karşı hiç korumadığı...Hatta dayak yemesine müdahale bile etmediği.
Korktum, korkuyorum.
Kadın ruhu ne kadar da korunmaya, koltuk altına muhtaçmış.Ondan mıdır ki erkeğin kaburga kemiğinden yaratılması?
Kaldı ki savunduğu bir kadındı.Kıskanabilirdim de.Elin kadını neden tutuyorsun diye düşünebilirdim de.
Küçük şeyleri sevmiyorum, hepsi bir arada kocaman oluyor...

14 Ocak 2010

Öykü'nün Öyküsü

Bu sarı civciv karşı komuşumuz Pelin'in Kızı Öykü...Deli manyak birşey.Ali kıran baş kesen.Ne derse olacak, olmazsa basar çığlığı ki kulak zarları tahrip olana dek.Alnındaki Doğum lekesi de çığlığın siddeti oranında kızarır :)

Her zamanki gibi ağzı çikolatalı







Şapka gerçekte benim... ama onun işte ne yaparsın.




Namaş kîlıyor



Ben namazdayken benim secde yapacağım yeri elleriyle düzeltiyor; Aşlı buraya koy kafanı, buraya koy, diyor.


Tespihlerin hepsi onun için kolye.Evdeki bütün tespihler onca hırpalanmaya dayanamadılar; hiç biri 99 değil:)




Sanki bizim değil ev onun:) herşeye sahipleniyor.Bilgisayar onun, tv onun, yastıklar onun, ben bile onunum.Beni kıskanıyor.Cano sarıldığında basıyor çığlığı ayırmaya çalışıyor; Aşlı Aşlı diye ağlıyor:)



Benim gözlüklerim de onun oluyor:)




Yatak odası, yatak, herşey onun:)

Beni seviyor; tabi her dediği oluyor.Cano'yla araları iyi değil.İnatlaşıyorlar.Bana :Aşlı bu bigişayarı boşdu, aşlı onu eve alma, kıpat kıpıyı, bu ne ya, abahim (üst katta ki ibrahim), ben kendim yapaaabilirim (aa lar oldukça kaba), çekamadım ki( çekemedim ki), namaş kîldım bitti, hallah hallah, ve son olarak güneş gözlükleri gözünde sarı saçlarıyla kapıda giyinmiş kuşanmış bizi tanımamazlıktan geliyor, yada gerçekten görmüyor korüdorun karanlığından; Annesine: Anne bunlar kim ya, diyor:))

Yataktan fırlayıp bize damladığı hali.

13 Ocak 2010

feysbuk

Ben kendimi bilmez miyim? Demedim mi Vado sana: -Beni bulaştırma bu feysbuka ben kendi halimde, kendimce sitelerde, özellikle blogumda ve bloglarda mutluyum, huzurluyum hoşum, demedim mi? En sonunda bana da açtın bir hesap.Önceleri bakmadım yine direndim, sabrettim, sen gözüme sokarcasına şifrelerin yazdığı mailleri gönderene dek bile yılmadım, ama kendimi gogle(burdaki çocukların tabiriyle)'de bulunca artık dayanamadım, işte ben de o merete bulaştım.Allah şifamı versin:)
Bak bloguma zaman ayıramaz oldum.Edebi günlükleri okuyamaz oldum.Bırak bunları iş yerinde iş yapamaz oldum.Dakka başı gözüm feysde.Arkadaşlarımı buldum, lise, ortaokul hatta ilkokul arkadaşlarımı.Hemen hemen hepsi evlenmiş, çol çocuk sahibi olmuş.Şeklen pek değişmemişler bir kaçı dışında.Hala o germencik liseliler.Boyları kadar veletleri var hepsi birbirinden güzel.Neler görmüşler neler geçirmişler.Eskiyi hatırladım, doğrusu hatırlatıldım.Gelgelelim hiç etin kemiğin dokunuşun, sesin soluğun, bakışların anlamlarının, gözyaşlarının yerini tutmuyor sanal alem.Ne kadar konuşsak da bana hayal geliyor duyduklarım.Görmüyorum çünkü, hissetmiyorum çünkü...
Yıllardır arkadaşlarla olan bağımı net üzerinden sağladığım için bana bayağı, sıkıcı, sıradan geliyor. Serpil'le senle buluşacağımız günler heyecanlanıyordum, demek his varmış, duygu varmış, somutmuş karşımdakiler.
Sıkıldım artık netten.Burdan konuşmaktan burdan anlatmaktan burdan öğrenmekten.Belki de 7-8 yıldır işimin pc ile yapıldığından.Ama burdan da uzaklaşırsam hepten uzaklaşırım dostlardan yaban ellerde.
Tavsiyerlerinizi bekliyorum.Zamanımı iyi değerlendirmek istiyorum.Boş, malayani işlerden arşın arşın uzak olmak istiyorum.Ama şeytan bir sağımda bir solumda; hadi bir kere bak, bu sefer de bak, tamam bu son, diye diye beni işimden gücümden ediyor.

8 Ocak 2010

Ve s ve s e

Yazdığımdan da anlaşılacağı üzre derdim vesvese.Hep aklımda acebalar var.Hani bir bardak hikayesi vardır.Bardağı elinde uzun bir süre tuttuğunda kolunun ağrıyacağından hatta daha ciddi sağlık sorunlaranına kadar varacağından bahsedilir. Ama arada bir bardağı bırakırsan elinin kolunun dinleneceğinden.....



Bu örnek de arada bir, hiç olmazsa geceleri dertlerinizi bir kenara koyun da ruhunuz bedeniniz dinlensin gerçeğine binaen verilmiştir.



Ben de artık tıpkı annem gibi kendi kendimi yemeye başadım galiba. İncirin çekirdeğini doldurmayacak şeyleri kendime dert ediniyorum.Alışkanlık mıdır nedir?



Neymiş Cano benim ağzına verdiğim balı yememiş...Bu bir alınganlık galiba, ama nedeni ne kökeninde ne yatıyor?Geçmişteki hangi olaylar veya durumlar beni alıngan olmaya itti? Ama kahretsin ki yengeç burcunun en belirleyici özelliğidir bu alınganlık? Kaşlarınızı çatıp baktığınız bebekler hemen ağzını yüzünü buruşturup ağlıyorlarsa bilin ki onlar da yandan yandan yengeçtirler:) Azcık sesinizi yükseltseniz küserler, ağlarlar kendilerine kendileri acırlar, durumu daha acıklı hale getirecek geçmiş en kötü olayları hatırlarlar.

Belki de büyük şehirde körpeliğimi geçirmem, kurda kuşa yem olmamak için kendimi hep korumam, yaşlı kurtlara benzeyen kendini uyanık sanan tilkiyi de andıran insanlardan gelebilecek tehlikelere her an her daim hazır olmam beni duyduğum her kelimenin altında başka bir anlam sezmeye itti galiba.Evet evet galiba öyle.

Bir de güven eksikliği...Kendime dahi güvenim yok.Her an her şeyi yapabilirim sanki.Çünkü geçmişteki ben, şimdiki ben farklı.Ya gelecekteki ben? Allah yolundan ayırmasın...

Tek dileğim; Allah'ın rızasını kazanmış, üzerinde kul hakkı olmayan, Hak dostlarına dost olmuş, kemale ermiş, problemleri çözmede yetenekli, konu komşu dost akrabaya faydalı, irfan ehli olmak. Manen çok şey dimi?

4 Ocak 2010

Yeni Yıl

Oldum olası çoğunluğun önemsediği hatta yırtınırcasına değer verdiği sosyal unsurlardan nefret etmişimdir. Bu nefret önemsemenin derecesi ile hep doğru orantılıdır. Bazı belirli Günler ve Haftalar, gerçekte avrupa kültürüne ait ama zamanla tüm dünyaya asimile edilmiş değerler ve onların kutlamaları bunlardan bir kaçı.Yeni yıl da öyle.Hz. İsa'nın doğumu nerde Hz. Muhammed'in doğumu nerde.Bilen var mı? Hangi yıldı, hangi aydı hangi gündü? Amacım köşe yazısı yazmak değil ama, bana istemeden gizliden gizliye bir takım unsurların empoze edilmesini hazmedemiyorum.Farkında olmadan çoğunluğa inat üstünde durmayacağım dediğim yeni yıl olayında bile başlığımın yeni yıl olduğunu farkettim. Buna bir dur demek lazım.Dur demek zor ama en azından farkında olmak lazım.
Hristiyan dünyası kutlayabilir, sevinebilir, çıldırabilir.Ama ben neden kendi değerlerimi unutuyorum hatta bilmiyorum. Bizim başkalarına kabul ettirme gibi bir derdimiz yokken neden onların var ve bunu başarıyorlar.

Bu konuda bir kitap okumuştum; Mehmet Altan- Kültür Emperyalizmi.
Meraklısına şiddetle tavsiye ederim.Kitabı okuyunca nasıl uyuduğumuzu, uyutulduğumuzu anladım.Medeniyet adı altında kendi medeniyetimizin üstünün örtüldüğünü, çağdaşlık içinde olmazların olur olduğunu, özgürlükle-demokrasiyle zorla kabul ettirmeleri gördüm.

Neden Miladi Takvimi kullanıyoruz? 14 asırlık Hicri Takvim bunca millete, koca Osmanlı'ya yetti de bize mi dar geldi?
600 yıllık devlet içinde binlerce uyruk yaşarken moderndi, demokratikti, çağdaştı (ki çağı belirleyiciydi) da 72 milyon 80 küsür senedir hala niye bir arpa boyu yol katetmedi?

Düşünen, okuyan beyinler farkında ancak; toplum olarak bireyden başlayarak kendi kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi, örf-adet ve törelerimizi, dinimizi-inancımızı en küçük ayrıntısına kadar ayakta tutmazsak bu farkındalığın da bir kıymeti kalmaz.Keşke hiç bilmeseydik batı kültürüyle öldürüldüğümüzü kahramanca ölseydik...

Ben ne yazacaktım ne yazdım.Yeni yılda Genç'ten arkadaşlarla Cano'nun Bingölde'ki arkadaşına gittik.Hanımlarla gayet keyifli bir sohbet vardı. Sıcak, samimi, içten ve doğal.Eve geldiğimizde de biraz kitap okuduk ve uyuduk...

29 Aralık 2009

Tan Yeri ve Murat Nehri



Bu pazar pinekle pinekle derken çatlama sınırına geldim. Hafta sonları geç kalkıldığından mıdır nedir pek bi bereketsiz ve sıkıcı geçiyor. Biz kalktık toparlandık kahvaltı yaptık derken saat oluyor 1-2. Bu hafta da aynı sahne aynı senaryo vardı. Ama hava günü yaşayanlara açmıştı kollarını. Aralık ayının son demlerinde, doğuanadolunun orta göbeğinde olmamıza karşın kimin bahtına bilinmez günlük güneşlik, baharın yazında bir hava vardı.

-Cano dedim, hadi nehir kenarına gidelim dedim.

Bir gün benim de dizimi kırıp ,evde oturup, dışarıya; alt tarafı inin cinin top oynadığı, sarhoşların onlara pas attığı, ehli keyfin balık tuttuğu bir mekana, yalvarırcasına gitmek isteyeceğim aklımın ucundan geçmezdi. Hele bunun için de bir erkeğe boyun büküp: nolurrr lütfennn diye sevimli, masum, mazlum olacağım...


Tabi bizim hazırlanmamız ile güneşin batışı birbiriyle yarış halindeydi.O batışı, o gidişi izleyemezsek nehrin bir anlamı yoktu alacakaranlıkta. Cano arabayı nehir kenarına, finish flamasına yetişir gibi kullanıyordu. Ve burun farkıyla yetiştik güneşe. Kovboyların silah çekme hızlılığında cebimden telefonumu çıkartıp, o muhteşem kızıllığı çektim. Bol bol da poz verdim hatırlarım için.


Doğa bakşa bambaşka. Allahı hatırlatıyor insana.Esma-ül Hüsna-yı yaşatıyor bakana. Koca nehir, ucunda güneş, sanki altına katlanmış, uzaklarda nizamlı intizamlı dağlar tepeleri beyaz şapkalı. Ve genç şehri. Sessiz sakin loş ışıklı ovasında hengameden beri.


Dere kenarına indik.Su mucize bir şeydi. Göreni dinlendiriyor, arındırıyor, temizliyordu geçmişinden geleceğinden...

Bahardaki coşkusu yokmuş, bu mevsimde ağır akarmış, sessiz sakin darmadağın. Bütün kolları kendi halinde.Biri sağa biri sola. Biri de yurt yuva tutmuş ben burdan öteye gitmem demiş, kalmış.

Nehrin akış düzenini ve ortamın coğrafi özelliklerini pek kavrayamasam da ; akıştan sürüklenmekten etkilenmiş yuvarlak hatlı taşları, eski yataklardaki kum ve mil yığınlarını, nehrin coşkulu zamanlarda şehre ve tarlalara zarar vermesini önlemek için çekilen seti, eğim olmadığı için menderesimsi akışı gördüm.















23 Aralık 2009

Su-i Zanım ve Botlarım

İnsanın içinde bulunduğu an ve o anın psikoloji duygu ve düşüncelerini ne kadar da çok etkiliyormuş. Daha beş saat önce yazdığım duygu ve düşüncelerimle şimdikiler ne kadarda değişti ne kadar da farklılaştı. Bu kadar da olmaz dedirtti.

Şimdilerde de anlayışım ve görüşüm baya bir hoşlaştı. Her zaman bal yenmez ya dedirtiyor. Yense de bal gibi olmaz, o artık ekmek gibi su gibi olur. Neyse şimdilik bu konuyu daha fazla deşmeyeyim. Tam bir çelişki içindeyken ne duygumun ne de fikrimin arkasında değilim. Oturacak inşallah.Kitaplarım da kolilerin içinde. Onlar olsaydı yeniden gözden geçirirdim bilimsel evliliğimi.




Daha dün nasıl da kızmıştım Cano'ya. Beni aramış ve Bingöl'e gideceğini söylemişti. Ben de geçen hafta bir mağazada beğendiğim ama fiyatından dolayı vazgeçtiğim botları almasını istemiştim. Bana şu an işinin çok olduğunu bunu akşam evde konuşacağımızı söyledi. İşte olmuştu. Senaryom başlamıştı. Artık cicim ayları bitmişti ve artık Cano beni sallıyordu. Neyse dedim. Bu zamana kadar işlerini, ihtiyaçlarını Cano mu sağlıyordu sanki.Hallederim dedim.Olmadı Fatma'ya veya Batu'ya söylerdim onlar alırdı. Sonra Emoşla msn de çatır çatır yazışınca rahatlamıştım biraz. Sorun yanlızlıktı.Yanlız kalınca senaryolar kuruyordum, kendimi kendim Cano'dan öteliyordum. Annemi hatırladım, demek o da yıllar önce hep yanlız kaldığı için babamın kahvehanesine takmıştı kafayı. Ne vardı ki gittiyse bana göre. Ama çok şey varmış.Annem yanlız kalmak istemiyor, o yüzden sinirleniyor ve huzursuzlaşıp huzursuzlaştırıyormuş.


Bir de Annem İstanbul'dayken benim her akşam işten gelip yemeği yer yemez uyumama kızardı.Bazen küserdi bana.Ben de ne var sanki biraz anlayışlı olsa, bütün gün çalışıyorum bir de yollarda pestilim çıkıyor, elimi kolumu kaldıracak halim kalmıyor, ne var sanki beni anlasa derdim de be büyük dermişim. Şimdi de ben Cano'ya kızıyorum akşamları uyuyor diye. Hadi bakalım gel de anlayışlı ol, Cano'yu anla. Canım annem benim keşke sabahlara kadar uyumasaydım da başucunda otursaydım, sana doysaydım.Offf...):






Canım Annem


Akşam unutmaya çalışıyordum bu bot meselesini taki Cano eve gelip de hala konuyu açmayana dek. Bu sefer de bak görüyor musun unutmuş bile, hani konuşacaktık akşam diyordum ki mutfaktan çıkarken solda ayakkabılığın önünde devasa yeni botlarımı görene dek. Saliselik olarak bu görüntünün bütün gün nette aynı tip botlara bakmamdan kaynaklandığını ve ayakkabılığa bakınca da netteki görüntülerin gözümün önüne geldiğini düşündüm. Meğer gerçekmiş, çok şaşırdım.Hemen geçirdim ayaklarıma.








Su-i zan bu olsa gerek.Gerek değil buydu aslında.Halbuki Cano zaten onları alacakmış. Ama ben arayınca süpriz bozulmasın diye sonra konuşuruz diye sallamış beni. Akşam gelince de dışarda bırakmış kutuyu, ben içeri girince hemen arka odaya geçirmiş.Orda da kutusundan çıkarıp ayakkabılığa getirmiş.Zira ortalıkta gidip gelmeleri duymuştum da anlamamıştım.





















Çok mutlu olmuştum.Ne kadar da fesat düşünmüştüm.Şeytan sağımdan solumdan hiç eksik olmuyor.Artık eve girer çıkarken Ayet-el Kursi yi okumayı alışkanlık haline getirmeliyim Cano'yu daha fazla üzmeden.


Biliyorum uzun oldu ama az kaldı bir de akşam ki saadetin devamını anlatayım.Botlarımın şerefine pc de film izledik, Türk kahvesi eşliğinde. Bu son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi.Keyfime keyif kattı.




Metrodan Kaçış: C. Trovolta, D. Washington.


Üstüne meyvelerimizi yedik.Ardından bir de Küçük Kadınlar izledim taki sağ gözüm kıpkırmızı olana dek.Saat 1'i geçiyordu yattığımda...