26 Kasım 2009

Bana Pahalıya Mâl Olan Öğretmenler Günü

Her yöne 1500 dk. kamu tarifesi kullanıyorum.Bu kutsal günde arama süreme baktığımda daha bir sürü konuşma hakkım vardı.Ben de bütün tanıdığım öğretmen arkadaşlarımı arayıp uzun uzadıya konuştum.Üstüne yetmedi annemle de yaklaşık 1 saat konuştum. O akşamı tamamiyle konuşarak geçirdim.Evde tek başıma olmam bunda en önemli etkendi.


Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun Canım Öğretmenlerim...


Ancak öğretmenlerimin şikayetleri vardı, bu, öğrencilerin sağ duyusuzluğuydu. Çoğu sınıfta öğretmenler günü kelimesi bile anılmamış. Hediyeden geçmişler kuru bir kutlamayı bile layık görmemişler.Ki bu yazdığım isimler işinin ehli, mesleğinin erbabı, hak ve hakikat öğreticileri ve temsilcileri iken bir cümleyi çok görmüş çıkar dünyasının baş kahramanı öğrenciler.
Yine birbirlerini birbirleri ağırlamış ve kutlamışlar.


Vesselam bu öğretmenler gününü hiç ama hiç unutamayacağım.Faturamı da günün anısına saklayacağım.

Çok Şükür Doğdun ve Çok Şükür Varsın Anneciğim

25 Kasım yani dün annemin doğum günüydü.Pek keyifli bir gün değildi ama buna da şükür.Ona doğum günü hediyesi olarak ekmek yapma makinesi aldık ama annem yine her zamanki gibi fedakarlık yapıp bize kıyamadığı için :
--Sizin yokken bana yakışmaz, dedi ve bize geri getireceğini söyledi.Yay burcu olduğu için dilin damağın kuruyana kadar dil döksen de iş bitmiştir, o kararını vermiştir.En sevmediğim huyu da budur.Onun doğuruları doğrudur, zaman aşımına, çağa, yüzyıla rağmen değişmez.Neyse artık ona başka bir hediye alıcaz:)

Annemin doğum günü ve Fatma'nın evlilik yıldönümü aynı gündür.İyiki olan bu iki güzel olayın şerefine ben de akşam pasta, kurabiye ve börek yaptım.

Annem doğumunun 50.yılında, Fatma'lar da evliliklerinin 2. yılında gurbet ellerde Genç'de dualarla kutlandılar.





Annemim 50.Yıl Pastası



İlk Kez Yaptığım Kurabiyeler Çok Lezzetli Patatesli Börekler





Misafir Önüne Giderken





Bu da Bahsettiğim Alışveriş Sepetimiz

23 Kasım 2009

Hafta Başı

Aslında yazacak çok şeyim var ama resimleri yükleyemediğim için yazmıyorum.Bir sorun var galiba blogda.Yine bir hafta sonunu sağ salim mutlu huzurlu devirdik çok şükür.Evdeydik.Zaten öğlene doğru kalkınca gün bitiyor.Akşam kapıda oluyor.O yüzden nasıl geçtiğini anlamıyor insan.Cumartesi Cano'yla mutfak dolaplarının içlerini düzenledik, raflara yeni aldığımız pembe çiçekli raf kağıtlarını serdik.İki rafı dışladık, çünkü kağıdımız bitti.Tekrar alıp onları da kurtaracağız o sefil görüntüden:)
Akşama da Cano elleriyle pide içi hazırladı ve onu fırında az pişirtip geldi.Düğün mü ne varmış.Fırın ana-baba günüymüş.Ondan sebep bizim ki de az pişmiş.Gelirken de, kıyamadığı, babalık yaptığı, bekar evlatlarına dağıtarak gelmiş.Ben de yanına bir tabak salata ve maydonoz hazırladım.Afiyetle yedik.Akşama da o yediklerini eritmeye spora ben de komşulardan-yeni gelin evi görmeye gittim.Güzeldi.Hatunlar ha bire renkli, şekilli, yeni model örgülerle ellerindeki şişleri çarpıştırıyorlardı.Maşallahları var ama becerikliler vesselam.

Ordan gelince de Cano'yla bir zamanlar baya bir reklamı yapılan Haluk Bilginer'le Beyazıt Öztürk'ün oynadığı, gerçekle bir nebze bağlantılı olan Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü? adlı filmi izledik.Yine her zamanki gibi bir kaç noktayı uyuklayarak kaçırdım.Filmde inler: Karagöz'ün saflığı,sağır olup her lafı yanlış anlaması, saymayı öğrenmesi (pır:1, eki:2, uç:3, dürt:4, baş:5), oyun oynadıkları sanılırken öldürülmeleri, kişilerin kostümleri...
Outlar sa: Osman Bey ve Orhan Bey dönemini anlatmasına rağmen kişilerin hal hareketlerinin Sultanlarla uzaktan yakından alakalarının olmaması,kadınların giyim kuşamlarının o tarihtekinden farklı olması, bol küfür ve laf kalabalığı olması.
Tavsiye eder miyim? Daha iyisi alternetif olduğu müddetçe hayır:)

Pazar günü yine öğleden başladı günümüz.Biraz Ata Demirel izledikten sonra eteklerimi topladım ve temizliğe başladım.Temizliğin ardından da made in Cano olan sarımsaklı pro-biyotik yoğurtla kızartma yaptım.

Sarımsaklı yoğurttan sonra gerisini siz tahmin edersiniz artık.Gece 3:15 de yeteri kadar dinlenmiş bir beden ve beynin eş zamanlı uyanışı...

Bu arada annem doğum günü hediyesini, Batu da Öğretmenler Günü hediyesini kargodan almışlar.Annem iki de bir çok mahçup ettiniz beni diyip duruyordu.Ondan ilk kez duyduğum bir şeydi bu.Genelde mesafeli insanlar kullanır bunu bildiğim kadarıyla.Annem de hemen yabancı görmeye başlamış beni anlaşılan.Saatlerce aldığımız hediyenin başında oturmuşlar, tıpkı 20 sene önce yeni aldığımız çamaşır makinasının önünde tam bir yıkamı programı bitene dek başında beklediğimiz gibi...

16 Kasım 2009

Hafta sonu

Cuma akşamı Cano uyuduğu için evde tek başımaydım.İşi gereği zaten iki güne bir evde oluyor.En son pazartesi akşamı evdeydi.Bu hafta yoğun geçmişti onun için.Ben de bencilce sıkıldım.Biraz kitap, tv derken uyumaya gittim.Ama uyuyamadım.Geri kalktım.Sonra tekrar aynı girişimde bulundum.Derken saat 2 olmuştu ve ben hala uyuyamıyordum.Aralarda takviye olarak uykumu desteklemek için kaşık kaşık yoğurt yememe rağmen.Aklıma kitap okumak geldi.Az okumamın sebebi olan okurken uykumun gelmesi bu sefer işime yaradı.Nihayet uyudum ve rahatladım.Sabah çok sıcak suyla uzun süre yaptığım banyo tansiyonumu düşürmüş olacak ki kahvaltı yapacağımız sırada başım döndü, ellerim titredi.Hemen salona uzandım ve orda 1 saat kadar uyudum.Uyandığımda her zaman ki gibi sular kesikti.Sabah saat 9'dan akşam saat 6'ya kadar yaklaşık bir aydır sular kesiliyor.Diyorum ya küçük İstanbul burası.Bingöl'de aşırı yağışlardan dolayı borular patlamış.Hala da patlak.Susuz bir hayat çok zormuş.Hiç bir şey yapamıyorsun.Yemek, bulaşık, çamaşır...

Bütün gün kös kös oturdum, uyudum.Sessiz, sakin ve bulutlu bir havam vardı.Netice itibariyle çok sıkıcı bir gündü.Akşamdan kalmaydım:)

Neyse ki imdadıma Selin yetişti.Akşam saat 5 gibi kapıyı çaldı.Bu akşam Semra teyze( alt kat komşumuz) seni oturmaya çağırıyor dedi.Bugün için kimden geleceği hiç önemli olmayan böyle bir daveti seve seve kabul ettim.İki insan görünce moralim düzeldi.Yanlız ve sessiz kalınca annemi özlemek üzüyor beni.O yüzden olacak ki mutfakta yemek yaparken tv nin sesi son çizgisinde oluyor.Komşular sağır olduğumuzu düşünüyor olmalılar ki, arada Selin: sizin evden sesler geliyor diyor:)

Pazar sabahı ise tam anlamıyla aksiyon.Yine sular kesik.Ortalıkda damacanalar, 5 lt lik su bidonları, tencereler, çaydanlıklar koşuşturuyor.Aşağıda büroda dolup bizim evde boşalıyorlar:)

Randevumuz vardı diş doktorunda.Neyse ki saat 2 gibi çıkabildik evden.Ben uyuşuktum da zaten Cano da ya bana baka baka oldu ya da onun da kanında vardı bu mered:)
Doktor da bir tuhaftı.Adamın koltuğa otur demesiyle kalk demesi bir oldu.Belli ki hiç hoşlanmıyor dişlerden. Gelenleri de: Sen kanal tedavisi yaptır, sen dişlerini fırçala, sen pazartesi gel diye gönderdi.Bizi gönderemedi ama minumum sürede 2 diş dolgusu yaptı.Bakalım inşallah sakata gelmeyiz.
En değişik olanı da ağzımın sağ tarafına iğne yapıp uyuşturması oldu.Güldükçe, konuştukça ağzım sola çekiyordu.Aynada kendime bakıp gülüyordum.Cano ya gösterdiğimde :Yok öyle bir şey sana öyle geliyor diyordu.Artık Bingöl caddelerinde son ses iddialaşıyorduk.His olarak ağzım sola çekiyormuş gibi gelebilirdi ama gözüm de mi sola çekiyormuş gibi görüyordu.Saçmaydı.Sonunan kadar inatlaşabilirdim.

Daha sonra leke ye gittik.Burası Bingöl'de giysi alınabilecek tek yer.Diğer mağazalar çok güzel ama çok da pahalıydı.90 milyona denilen ayakkabıyı Cano'nun 65 e almasından esnafın ağzını doldura doldura hatta kucarsacına bir fiyat istedikleri belliydi.Leke den ona 2 pantolon aldık.Ben de bişey almamak için kendimi poşetlere bağladım :)

Ardından aylık alışverişimizi yaptık.Adı aylık ama biz nedense 10 günde bir yapıyoruz bu alışverişi.Alışveriş arabasının resmini çektim, az sonra yayınlarım.Sonra yemeğe gittik.Sinemaya da gidecektik ama o gün itibariyle kotayı aşmış bulunmaktaydık.Eve gidip aldıklarımızı yerleştirdikten ve bir kaç çok güzel hareketten sonra çevrim dışı olduk.
Resimleri yükleyemiyorum, bir sorun var galiba.Şimdilik görsellikten uzak bu yazımla yetinin artık.

11 Kasım 2009

Yazmak istiyorum.

Yazmak istiyorum.
Ama bir türlü fırsat olmuyor.Sevdim vesselam bu yazma işini.Beynime format atmış gibi hissediyorum yazınca.o kadar çok şey aklıma geliyor ki, ama hep unutuyorum.Ya da evde oluyorum.İş yerinde yazmak da pek eğlenceli değil.İdare edeceğiz artık.

Bugün Bingöl'e gittik.Doktora dişlerimizi biletmeye.Pazar günü dolgu için randevu verdi.İnşallah kolay olur.O hortum ve bir avuç alet ağzımın içine girince midem bulanıyor, yutkunma ihtiyacı hissediyorum.Bu sefer de dilimi oynatıyorum.Korkuyorum o çark dilime değip parçalayacak diye.Bunun tıp da bilimsel bir adı vardı , bir diş fakültesi öğrencisi demişti ama unuttum.

Bir de Dernekler Müdürlüğü'ne gittik.İstanbuldaki kütüphane derneği tam bunlardan kurtuldum derken başıma iş açtı. 1.120 tl idari para cezası vermişler.Bu konuyu daha fazla açmak istemiyorum.Dünden beri başımı ağrıttı hala da ağrıtıyor.Para pul değil mesele.Enayi, saf, köylü-memur yerine konmak.Ne zor bir şey yarım akıllı insanların emrinde elinin altında olmak.O yüzden okumak lazım, makam mevki sahibi olmak lazım.8 yıl ünv. okudum ama yine bir işe yaramadı.Yine emir altındasın yine emir altındasın.Öğretmen olunca da bişey değişmiyor herhalde.Maaleseffffff onların da müdürleri var.Kişiler nasıl olurlarsa olsunlar algıda genelleme yapıyorum ve müdür kelimesine önyargıyla yaklaşıyorum.Allah adil idarecilerle karşılaştırsın ne diyelim.Gerçi hak etme meselesi.Demek ben hakettim bu insanları.Ebu Zer değilim ki Ömer'in adaletini isteyeyim.Bana tek faydaları sabrımın sınırlarını genişletmeleri oldu.Artık daha sabırlı biriyim.Haa bir de: Mantar çorbasıyla, bakla çorbasını onlardan öğrenmem oldu.

Bu olaydan başındakine yeri geldiğinde hayır demeyi becerebilmek gerektiğini cebim yana yana öğrendim.Bir de biraz yasalardan, kişisel-kamusal hak ve özgürlüklerden haberdar olmak gerektiğini...

Hislerim kuvvetlidir, hissederim, diyenler çoktur.Bunu herkes dediği için sıradışı bir özellik değildir.Ama bazıları gerçekten, içten hisseder.Hüznü, gözyaşlarını, bela ve musibetleri, acıyı, yarayı-bereyi, huzursuzluğu, küskünlüğü...
Özdeşleşiyor insan.Sevdiğiyle bir bütün oluyor.Ruh-beden ikizi gibi.Tıpkı anne-çocuk ilişkisi gibi.
Yaşanmış gerçek bir olay:
Komşusu kadını akşam çayı işmeye davet ediyor.Hiç yaptığı iş değil annenin ama bebeğini kocasına bırakıp davete icabet ediyor.Bir ara bebeğinin uyandığını ve acıkmış olabileceğini hissediyor.Ben bir bebeğime bakayım diyerek komşudan ayrılıyor.Eve geldiğinde kocasını ev sahibi kadınla uygunsuz bir halde görüyor.

Diyeceğim ben de hissediyorum galiba annemin hüznünü, gözyaşlarını.Rüyamda gördüm çok üzgün ve bitkin bir haldeydi.Onu öyle görünce ağlamaya başladım.Hala rüyadayım sanıyordum ama Cano beni uyandırdığında hıçkırıklarla ağlıyordum ve ağlamaya da devam ediyordum.Çok korkmuş, üzülmüştüm hala etkisindeydim.Bir müddet daha ağladıktan sonra sakinleştim.Ancak rüyanın etkisinden kurtulunca tekrar uyuyabildim.Ertesi gün hemen aradık annemi.İyiyiz diyordu.Ama bir ertesi gün daha tutamadı kendini ağladı.
Allahım ben çocukken onlar bana nasıl merhamet etmişler, korumuş gözetmişlerse, Sen de onlara yaşlılıklarında merhamet et, koru, kolla, gözet.Amin.

Onlara biraz sucuk, Cano'nun yaptığı acılıdan, Gülten annemin yaptığı vişne reçelinden, bir çift ayakkabı, bot ve kazak yolladık.Çok sevinmişler koliyi görünce.Çok dua ettiler.Zor sevinen Batu'ya bile bu sefer kolay gelmiş sevinmek.Gülten anneme de gönderdik sucuklardan.O da çok sevinerek teşekkür etti.
Bu küçücük mutluluk aramızda kocaman oldu...

Yeni ve kocaman mutlukları yazmak ümidiyle...

3 Kasım 2009

Aslı Şimal'im

Bugün size tatlı mı tatlı, sevimli mi sevimli, akıllı mı akıllı, deli dolu, canımın içi, prensesim, bitanecik kuzucuğumdan bahsedeceğim.Adı Aslı Şimal.Adaşım.Bir rastlantı değil bu adaşlık.Anne ve babası benim üniversiteden en yakın arkadaşlarımdı.Sonra kızla erkeğin normal bir arkadaşlık süreci yaşayamayacağı tezi kanıtlanarak anne ve babası 25 Kasım 2007'de evlendiler.Evlenmeden önce de hep kızımız olursa adını Aslı Şimal koyacağız derlerdi.7 Temmuz 2008'de de o dünyalar güzeli Aslı Şimal'im dünyaya geldi.Şimal kelime anlamı itibariyle kuzey demek.Annesi Giresun'lu olunca kuzucuğumuzun adı da, güneyli(Adana'lı) olan babasına inat ''kuzeyli, kuzey kökenli'' anlamını taşıyor. İlk doğduğu anı, bebekliğini pek göremesem de İstanbul'a geldikleri zaman fırsatları değerlendirip kapılarında bitiyordum. Bu sevgi adımı taşımasından değil.Adı ne olursa olsun o zaten çok tatlı ve güzel bir çocuk olurdu.İlk doğduğu gün teyzesi:

-- Çok tatlı güzel bir çocuk yeni doğan bebekler gibi değil demişti.O gün o saatlerde Zeytinburnu-Kabataş tramvayında iş yerine (Beyazıt'a) doğru gidiyordum.Babası beni aradığında etrafımdakilere rağmen yüksek sesle sevinmiştim. Kendi problemlerimden dolayı ona layıkıyla bir teyze, hala olamadım.Bunu hep hissettim, hissediyorum da.Ancak onu çok severek sadece ve sadece severek bu acığı kapatmaya çalıştım.Ki bir gün kardeşim bana:

-- Aslı'yı düşündüğün kadar bir gün beni düşünmedin dedi. Hep aklımda ve dilimdeydi.Artık çevremdekileri Aslı'dan bıktırmaya başlamıştım.Her gün blogundaki resimlerine, hergün ama hergün bakıyordum.Sabah sabah bana moral oluyordu.Hatta resimlere bakarken Cemile'yi de yanıma alıyordum ki ben mi çok seviyorum bu çocuk mu çok sevimli anlayayım diye. Aslı Siirt'teydi bense İstanbul'da.Hep gelmelerini ümid ediyordum.Ancak hayatın acı süprizleri bizi yine ayırdı.Onların tayini İstanbul'a çıktığında, tüm sevdiklerimi o şehirde bırakarak ben de Bingöl'e geldim. Hem benim gibi yengeç burcunda olması hem da adı, bana benzeyen bir kaç huyunun varlığını ispatlıyor.Ve bunları annesinden duyduğumda çok hoşuma gidiyor.Anlamsız sesler, yersiz ve güçlü çığlıklar, kriz şeklinde kahkahaya dönüşen gülücükler...

İlerde de allı, güllü, kırmızılı, morlu, pullu, parlak giysilerle beni dillerine dolayan anne ve babasına gülme komşuna gelir başınayla ibret olacak.Ama prenses şanslı, çünkü yabancı değiller benim zevkime zorluk çekmezler Aslı'nın dolabını doldururken:))

Dahası çok seviyorum bu veledi.